konuk Hikaye
DEVLETİN BALIĞI
Bu sahil kasabasında bir kooperatiften ev sahibi olan Muzaffer Bey, buraya yerleşme özlemini ancak emekli olduktan sonra gerçekleştirebilmişti. Her memur gibi çocuklarının eğitimini tamamlayıp, bir meslek sahibi oluncaya kadar çalışmak zorunda kalmış, emekli dilek-çesini verir vermez soluğu bu kasabada almıştı. Çocuk-luğu ve gençliği zor koşullarda geçmiş, çalışarak oku-muş, sonunda mühendislik diplomasını alabilmişti. Bir kamu kuruluşunda kontrol mühendisi olarak göreve başlamış, sayısız kamu inşaatının yapımında sorumluluk üstlenmişti. Attığı her imzada, hazırladığı her tutanakta, düzenlediği her hak edişte tüyü bitmedik yetimin hakkını gözetmişti. Dürüstlüğü ve aşırı titizliği adını Yokuş Muzaffer’e çıkarmışsa da, o bu söylenenlere aldır-mayıp her zaman kanunların ve yönetmeliklerin gereğini yapmıştı. Bu tutumu her ne kadar idari görevlere yükselmesine engel olmuşsa da, hiç bir zaman görevinde yükselme beklentisine girmemiş, sürekli ince ayar gerektiren devletle yükleniciler arasındaki çıkar ilişkile-rinden yüz akıyla sıyrılmayı başarmıştı. Sonunda memu-riyete başladığı mühendislik kadrosundan başmühendis olarak kazasız belasız, mahkemelik olmadan emekli olmuştu.
Muzaffer Beyin bir hayali daha vardı. O da bu sahil kasabasında küçük bir tekne alıp, arkadaşlarıyla ara sıra balığa çıkmaktı. Bunun için sık sık iskeleye gider, balıkçılarla sohbet ederdi. Balıkçılar balıktan döndükten sonra çoğu kez meyhaneye gidiyor, o da onlara katılıyordu. Bir iki tek rakı içip çakırkeyif olarak akşam olmadan eve dönüyor, mangalını yakıp almış olduğu balıkların yanı sıra evde iki kadeh daha rakısını içiyordu. Karısı da, kendisi de burada yaşamaktan mutluydular. Ne sabah erkenden imzaya yetişme telaşı vardı, ne de üst yöneticilere yaranmak isteyen müdürlerin kaprisi. Hak ediş takibine gelip de istedikleri şekilde imza attıra-mayan yüklenicilerin koridordaki düşmanca bakışların-dan kurtulmuş olması ise dünyalara değerdi.
İskeledeki tanıdık balıkçılardan küçük bir tekne aldıktan sonra mutluluktan uçarak eve gelip karısına müjdeyi verdi. Oturduğu sitede komşusu Mahir Hoca bunların sevincini duyunca o da kapıya kadar gelmişti. O akşam teknenin alınışını komşusuyla birlikte balkonda kutladıktan sonra, ertesi gün birlikte balığa çıkmaya karar verdiler. Sabah erkenden tekneyle denize açıldılar.
Mahir Hoca coğrafya öğretmenliğinden emekli olmuştu. Balıklar ve denizler hakkında bir hayli bilgisi vardı. Ayrıca çocukluğu Karadeniz sahilinde küçük bir köyde geçtiğinden çocukluğunda ve gençliğinde balıkçı teknelerinde çalışmış, hangi balık için hangi yemin kullanılacağını ve hangi oltaların atılacağını öğrenmişti.
Kıyıdan iki mil kadar açıldıktan sonra, Mahir Hoca oltaları hazırlayıp attı. Balıklar teknenin çevresinde zıp-lıyor, şişenin mantarı açılırken çıkan sese benzer sesler çıkarıyor, durgun denizde giderek genişleyen daireler oluşturuyorlardı.
Mahir Hoca oltalarla uğraşırken, Muzaffer Bey sabah erkenden yapıp çelik termosa koyduğu çaydan birer bardak hazırlamıştı. Çayından bir yudum aldıktan sonra, “İşte yaşamak bu, Hocam” dedi, keyifle. “Artık bundan sonra kendi tuttuğumuz balıkları yiyeceğiz, balığa para vermek yok.”
“Yahu ne iyi ettin de şu tekneyi aldın. Ben de hep böyle bir tekne sahibi olmak istemişimdir. Ancak bugüne kadar kısmet olmadı” dedi, Mahir Hoca.
“Hocam, lafı mı olur? Bu tekne ikimize de yeter. Senin tekne almana gerek yok. Ben burada olayım olmayayım istediğin gibi kullan tekneyi.”
Arkasından ekledi.
“Bugün büyük bir balık yakalamadan gitmek yok.”
“Tamam” dedi, Mahir Hoca. “Ben ki, Karadeniz çocuğuysam bugün büyük bir balık yakalayacağım. Ben bu işin piriyim, dostum. Ben bu balık milletinin ciğerini bilirim. Bunların şimdi çevremizde oynaşıp cilve yaptık-larına bakma, nasıl olsa biraz sonra acıkınca yeme gelecekler.”
Denizde kendilerden başka tekne yoktu. Oysa bu saatlerde her gün onlarca balıkçı teknesi olurdu bu sular-da. Muzaffer Bey bunları aklından geçirince yüreğini bir kuşku yoklayıp geçti. Mahir Hoca’ya bir açıklama yapmadan “Daha açıklara gitmişlerdir herhalde” diye düşündü. Mahir Hoca, balıklar tarafından çekiştirilen oltanın misinasını kesik kesik çekip bırakıyordu. Birden Hoca’nın elindeki misinanın ucundan kuvvetlice çeki-lince, eline gömülmesine aldırmadan Hoca da misinayı hızla çekti. Misina iki kuvvet arasında gerildi. Heye-canlanan Mahir Hoca, “Takıldı. Çabuk, yardım et” dedi. Muzaffer Bey nasıl yardım edeceğini bilemeden, telaşla yanına gelirken Hoca oltanın ucundaki balığı kontrolüne almış, son kez suların keyfini çıkarması için balığa bir fırsat daha vermişti. Yavaş yavaş çektiği balık suyun yüzünde göründüğünde gözlerine inanamadılar. Beş kiloya yakın bir levrek yakalamışlardı.
Muzaffer Bey bir çığlık attı.
“Aman Allahım, bu ne? Bu nasıl bir kısmet?”
Mahir Hoca kendinden emin konuştu.
“Demedim mi bu işin ustasıyım” diye.
Balığı tekneye çektiklerinde, balık halen çırpınıyordu. Denize sıçramasın diye teknenin çukur yerine attılar.
“Bugünlük bu kadar, bu ikimize de yeter”dedi, Muzaffer Bey.
Mahir Hoca, böbürlenerek “İstersen yine tutarım” dedi.
Sırayla kürek çekerek iskeleye yanaştılar. Her gün balığa çıkan teknelerin iskelede bağlı olmalarına ve teknelerinde oturan balıkçıların dikkatle bunları izlemelerine bir anlam veremediler. Anlamadıkları diğer bir nokta da iskelede bugüne kadar hiç görmedikleri jandarmaların orada beklemesiydi.
Bunlar iskeleye yanaşıp tekneyi bağladıktan sonra, balığı alarak gururla rıhtımda yürürken bir uzman çavuşla iki jandarma önlerine geçtiler.
Çavuş, “Rast gele, ne yakaladınız?” dedi.
Muzaffer Bey, elindeki balığı göstererek, “Levrek” dedi, sevinç içinde.
Çavuş, dudak bükerek, başını salladı.
“Evet. Bir hayli de büyükmüş” dedi. “Peki, ne ile yakaladınız, bu balığı?”
“Tabii ki olta ile” dedi, Mahir Hoca.
“Öyleyse, mahkemeye verilmekten kurtuldunuz. Ama üzgünüm balığı bize vermek zorundasınız” dedi, Çavuş.
Muzaffer Bey, elinden alacaklar diye balığı arkasına saklayarak, “Neden size verecekmişiz?” dedi. “Onu biz tuttuk.”
“Sizin bir şeyden haberiniz yok galiba. Bugün av yasağı başladı. Bakın bütün tekneler burada. Bu balığı avlamanın üç ay süreyle yasak olduğunu bilmiyor musunuz?”
“Olur mu öyle şey, biz bunu satmak amacıyla tutmadık ki, kendimiz için tuttuk” dedi, Muzaffer Bey.
“Fark etmez, bu balık yasak kapsamında. Onu bize vereceksiniz.”
“Ben balığımı vermem arkadaş” dedi, Muzaffer Bey.
“Verirsiniz, bu balık artık devletin balığı oldu.”
Devlet sözünü duyunca otuz yıl devletin kalemini oynatan Muzaffer Bey durakladı.
“Yahu kardeşim, biz de devlete otuz yıl hizmet ettik. Biz de bu işleri biliriz. Bu balık nasıl devletin balığı oluyor?” dedi.
“Beyefendi” dedi, Çavuş. “Siz eğer devlete otuz yıl hizmet ettiyseniz bilirsiniz. Su Ürünleri Kanunu diye bir kanun var, bu kanuna göre herkes canının istediği za-manda gidip istediği balığı tutamaz. Onun için bu balığa el koyuyoruz. Şükredin ki, sizi mahkemeye vermi-yoruz.”
“Peki, bu balığı bizden aldıktan sonra ne yapacak-sınız?” dedi, Mahir Hoca.
“Biz götürüp Malmüdürlüğüne teslim edeceğiz.”
“Onlar ne yapacak?”
Onlar da ihale ile satışa çıkaracaklar.”
Muzaffer Bey, balığın elinden gideceğini anlamış, hayal kırıklığına uğramıştı. Oysa daha denizdeyken cep telefonu ile karısını aramış balığın haberini vermişti. Akşamki balık ızgaranın yanında gidecek mezeleri de hazırlamasını söylemişti. Bunları düşününce sinirlendi.
“Ben balığımı kimseye yedirmem kardeşim” dedi, sesini yükselterek. “Tamam, kanuna karşı gelecek deği-liz. Tutanağını tut. Bu balık ne zaman ihaleye çıkacak? Balığı ihalede kimseye kaptırmam, ben satın alacağım. En yüksek fiyatı da ben vereceğim.”
Biz ona karışmayız, onu Malmüdürlüğü bilir. Buyu-run karakola gidelim, tutanak tutacağız.”
Hep birlikte karakola gittiler. Tutanakla birlikte ba-lığı belediyenin soğuk hava deposuna koydular. Tuta-nağın bir örneğini de üst yazıya bağlayıp Malmüdür-lüğüne gönderdiler.
Eve dönerken Muzaffer Beyin sinirleri yatışmamıştı. Bu olayı bir türlü kabullenemiyordu. “Devlete bu kadar hizmetten sonra bir balığı bize çok gördüler” diyordu. “Ama ben balığımı kimseye yedirmem. Yarın her kaça mal olursa olsun o balığı ihalede ben satın alacağım. O balığı kimseye yedirmem.”
Eve gelince başlarına geleni anlattılar. Karısı önce inanamadı. Balık tutamadıkları için böyle bir yalanı uydurduklarını düşündü. Ancak bugüne kadar Muzaffer Beyi hiç bu kadar kızgın görmemişti. Halim, selim bir adamdı. Kendisi de uzun yıllar vergi dairesinde çalışmış emekli olmuştu. Bu kanunun uygulamasını yapmamış-lardı, ama Milli Emlakteki arkadaşlarından duymuştu.
“Dua edin ki, sizi mahkemeye vermemişler” dedi.
Ertesi sabah Malmüdürlüğüne gittiler. Balığın ne zaman ihaleye çıkarılacağını sordular. Bankodaki memu-run başı kalabalıktı. Memur bunları Milli Emlak servi-sine gönderdi. Milli Emlak servisinin şefi daha gelme-mişti. Oradaki memur şefin çocuğunu doktora götür-düğünü ve öğlene kadar ancak geleceğini söyledi.
Malmüdürüne çıktılar. Malmüdürünün tayini çık-mıştı. Yakın ilçeden müdür yardımcısı burada müdür-lüğe vekalet ediyordu. Ancak onun da öğleden sonra ge-leceğini söylediler. Burada şimdilik bir sonuç alamaya-caklarını anlayınca eve döndüler.
Muzaffer Bey işin peşini bırakmak niyetinde değildi. Öğlene doğru yeniden gitti. Şefi görünce konuyu şefe anlattı. Şef kendisinin imza yetkisinin olmadığını, balığı satışa sunmak için önce sağlam raporu almaları gerek-tiğini, bunun için sağlık ocağına yazı hazırlayacağını, ancak müdür gelinceye kadar yazının bekleyeceğini açık-layınca, yeniden eve dönmeyip hükümet binasının önün-deki karabiber ağacının altında oturdular, müdürün gel-mesini beklediler.
Emekli olduktan sonra bir devlet dairesine ilk kez bir işleri düşmüştü. Sanki bütün aktif yaşamları kamu kuruluşlarında geçmemiş gibi yabancılık çekmişlerdi. Bir kamu görevlisiyken kendilerini o kurumun sahibi olarak gördükleri memuriyet günlerini hiç yaşamamış gibiy-diler. Sanmışlardı ki, hükümet binasının kapısından içeri girer girmez en yetkili amirleri onları kapıda karşıla-yacak ve odaya buyur edip çay kahve ikram ettikten sonra bir telefonla isteklerini yerine getireceklerdi. Oysa ilk başvurdukları memur bunların yüzüne bile bakma-mış, Milli Emlak servisine gönderirken işten başını bile kaldırmamıştı. Şef ise onları oturtmamış, soğuk bir şekilde müdürü beklemelerini söylemişti. Mahir Hoca oturduğu kanepede kendisini bir külçe gibi hisse-diyordu. İş gittikçe uzuyordu. Önce Jandarma işe karış-mış, sonra Malmüdürlüğüne göndermişlerdi. Şimdi de Sağlık Ocağı deniyordu. Oradan da nereye gönderi-lecekleri belli değildi. Bir balık için gereğinden fazla duyarlılık gösterdiklerini düşünerek, bir inat uğruna Hükümet kapılarında sürünmeye değip değmeyeceğine karar veremeden Muzaffer Beye sordu.
“Yahu komşu, biz yanlış mı yapıyoruz?”
“Niye yanlış yapalım?”
“Ne bileyim? Bir balık için buralarda uğraşmaya değer mi? Üstelik de paramızla satın alacağız.”
“İş inada bindi arkadaş. Artık bu işin peşini sonuna kadar bırakmayacağız. Bu bir kişilik meselesi haline gel-di. Ben balığımı kimseye yedirmem.”
“Ama bu iş bizi çok yoracağa benziyor.”
“İşimiz yok nasıl olsa, uğraşırız” dedi, kararlı bir şekilde.
Muzaffer Beyin de canının sıkılmış olduğunu anla-yan Mahir Hoca daha fazla üstelemedi.
Müdürün geldiğini öğrenince kalktılar, doğruca müdürün odasına girdiler. Müdürün odası yazı imzalat-mak için bekleyen memurlarla doluydu. Odadakilerin işi bitinceye kadar kapının önünde ayakta beklediler. Oda boşalınca girip konuyu anlattılar. Müdürün yaşı genç olmasına rağmen saçları kırlaşmış, yorgunluğu yüzün-den belli oluyordu. Konuşurken onu dinlemiyormuş gibi boş gözlerle bakan müdürün konuyu anlamadığını düşünen Muzaffer Bey daha ayrıntılı açıklama yapmaya hazırlanırken, müdür bu tür olaylara alışkın olmanın rahatlığı içinde onları daha fazla dinlemeden Milli Emlak servisine telefon ederek jandarmanın evrakını sordu. Telefonu kapattıktan sonra, “Sağlık Ocağına yazı yaza-cağız. Oradan gelen rapora göre işlem yapacağız” dedi.
“Yazı ne zaman gider” dedi, Muzaffer Bey.
“Bugün yazarız” deyince, odadan çıktılar.
Ertesi sabah Sağlık Ocağına gittiler. Hükümet Tabi-binin kapısı kalabalıktı. Kapıda bir hizmetli bağıra çağıra oradakileri sıraya sokmaya çalışıyordu. İtiş kakış kapıya yaklaşınca, kapıdaki görevli, ” Hemşerim, sıraya girin” dedi.
“Biz muayene olmayacağız, doktorla bir şey konu-şup çıkacağız” deyip, hizmetlinin iznini beklemeden doktorun odasına daldılar. Doktor daha hasta kabulüne başlamamış, fincanda çayını içiyordu.
Doktor, “ Ne var? Ne istiyorsunuz?” dedi.
Muzaffer Bey konuyu kısaca doktora anlattı. “Sizin rapor vermeniz gerekiyormuş” dedi.
“Balık nerede?”
“Belediyenin soğuk hava deposunda duruyor.”
Doktor konuyu umursamaz görünerek, dudak bük-tü, yüzünü kırıştırdı.
“Bakarız. Yalnız bugün olmaz.”
“Neden?” dedi, Muzaffer Bey.
Bu soruya kızan doktor sesini yükselterek, “Kapıda iki yüz kişi bekliyor kardeşim, bu kadar işin içinde sizin balığınızla mı uğraşacağım” dedi.
Odadan çıktılar.
Bir gün sonra öğlene doğru Sağlık Ocağına yeniden gittiklerinde Hükümet Tabibi yerinde yoktu. Savcı ile birlikte bir trafik kazası keşfi için köye gitmişlerdi. Ne zaman geleceği de belli değildi. Ertesi gün hafta sonu tatili başlıyordu. Bu iki gün daha raporun düzenle-nemeyeceği anlamına geliyordu.
Pazartesi günü de doktorla görüşemediler. Yine hastalar ve hasta yakınları kapıya birikmiş, sıra yüzün-den kavga çıkmıştı. Bu kez kapıdaki görevli onları içeri sokmadı. Salı günü Milli Emlak Şefinin yanına gittik-lerinde raporun geldiğini öğrendiler. Hükümet Tabibi balığa bozuk raporu vermişti. Şef, “Bu yüzden balığı imha ettik” dedi. “Sağlığa zararlıymış.” Dosyadaki yok etme tutanağını gösterdi. Tutanağın altında Hükümet Tabibi, Milli Emlak memuru ve belediye görevlisinin imzaları vardı.
Bir şey söylemeden çıktılar. Üzerlerinden bir yük kalkmıştı sanki. Çınarlı Kahveye gittiler. Burası gölge olurdu. Aynı zamanda sürekli eserdi. Birer çay söyle-diler. Çaylarını içerken teknesi aklına geldi. Balığı tuttuk-larından bu yana bir hafta geçmiş olduğu halde, balığın peşinde koşmaktan tekneyi unutmuşlardı. Kalkıp iske-leye doğru yürüdüler. Tekneyi uzaktan görünce yanına gitmeyip balıkçıların meyhanesine girdiler.
Beyaz peynir ve kavunla birer kadeh rakı söylediler.
Muzaffer Bey, “Hocam, ben balığımı kimseye yedir-mem demedim mi? Kimseye yedirmedim, gördün mü?” dedi, gülerek.
“Ama biz de yiyemedik” dedi, Mahir Hoca.
Gülüştüler, kadehlerini kaldırdılar.
Yirmi gün sonra belediyeden bir yazı geldi. Muzaffer Beyden bir haftalık depo ücreti isteniyordu. Kaçak yaka-ladığı balığın soğuk hava deposunda saklanması bede-liydi.
Muzaffer Bey yazıyı okuyunca yüzü kül gibi oldu. Aslında balık konusunu çoktan unutmuştu. Mahir Hoca-yı çağırıp gösterdi. Yazıyı Mahir Hocanın elinde bırakıp kimseye bir şey söylemeden iskeleye doğru yürüdü. Bir emlakçı dükkanına girdi. Bilgisayarında “Satılık Tekne” diye bir yazı hazırlattı. Altına da cep telefonunu yaz-dırdı. Götürüp, bağlı olduğu yerde sağa sola yaylanan teknenin önüne yapıştırdı. Rıhtımdan ayrılırken, “Baban da mı balıkçıydı?” diye kendi kendine söyleniyordu.
M. BEDRİ YALÇIN
Son Güncelleme ( Çarşamba, 22 Nisan 2009 10:17 )
Konuk Hikayeler

